|
Mavi - Yeşil Cennetin Kulübü |
|
Yazar Osman ATASOY
|
Halûk Karamanoğlu bir gün kendisiyle sohbet ederken ileriye dönük plânlarından bahsetmişti. O günlerde biz dünya seyahatinden henüz dönmüştük. Onlar ise geleli epey olmuştu. Halûk'un yeniden kara hayatının hay-huyunun içine düşmekten dolayı sıkıntılı olduğunu fark etmiştim: “Osman”, demişti, “O kadar yıl denizlerde dolaştıktan sonra, şimdi kendimi cendereye girmiş gibi hissediyorum. Hele İstanbul'da, denize bu kadar yakınken bu kadar ait olmayan insanların arasında yaşamak… Denizcilik kültürüne sahip ülkelerle olmayanlar arasındaki farkı sen de gördün; Denizci ulusların espri anlayışları bile diğerlerinden ne kadar farklı, değil mi? Bana sanki biz buraya ait değilmişiz gibi geliyor.” Yeniden kara dünyasının insanlarıyla, kurallarıyla çevrili olmaktan dolayı o da bizim gibi sıkıntı duyuyordu. O da benim gibi tekrar denizlere açılmak için sabırsızlanıyordu. Ancak yapımı süren teknesine binip engin denizlere yelken basmadan önce gerçekleştirmek istediği bir düşü vardı; Ege'nin sakin bir koyunda, dünya denizcilerini ağırlayacağı bir kulüp kurmak. Bunu dünya denizcilerine karşı olan bir borcu gibi görüp, üstüne vazife edinmişti sanki. Tekneleriyle dolaşan denizciler Ege'den geçerlerken bu kulüpte demirleyip birkaç gün dinlenecek, önlerindeki yeni seyirler için hazırlıklarını tamamlayacaklardı. Tesis lokantası, lokâli, barı, duşları, tuvaletleri, çamaşırhanesiyle uzun yol denizcilerinin beklentilerine uygun olacaktı. Gelen denizcilerin ufak tefek tamiratlarını yapmaları için bir atölye, marangozhane hizmetlerine hazır olacaktı. Gelen mutlu bir şekilde ayrılacaktı.
DENİZCİLER İÇİN
Halûk yıllarca denizcilerin arasında yaşayarak o büyük ailenin bir ferdi haline geldiği için yoldan gelen bir denizcinin nasıl karşılanması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bir denizcinin vardığı yeni bir ülkede, limanda, marinada ne beklediğini, nelerin onu cezp ettiğini, nelerin kaçırdığını kendisi de bizzat yaşayarak görmüştü. Gösterişli bir marina yerine duşu-tuvaleti çalışan, temiz bir çamaşırhanesi olan en önemlisi de görevlileri gelen teknecileri yolunacak kaz gibi görmeyen bir marinanın, bağlama yerinin daima tercih edildiğini biliyordu. Kuracağı yer işte böyle, gelen denizcilerin mutlu olacağı bir yer olacaktı. Kendisine bu işi de başaracağından emin olduğumu, fakat böyle bir tesisi bırakıp yeniden uzun seyahatlere çıkmakta zorlanabileceğini söyledim. Ege'de bir hayli marina olmasına rağmen, Haluk'un hayal ettiği gibi bir yere hâlâ ihtiyaç vardı. Ben şuna inanırım; denizde, teknesi üzerinde yaşamayı seven biri için konaklayacağı yerin fiziki şartlarının uygunluğu kadar, o yeri işleten kişilerin denizi, tekne hayatını seven kişiler olması önemlidir. Tesis olarak ne kadar özenli düzenlenmiş olursa olsun denizcilik ruhundan ve insan sevgisinden yoksun kişilerin yönettiği bir marinada kalmayı, mecbur olmadıkça, hiçbir denizci tercih etmez. Yöneticilerini görmeseniz de, böyle bir yerdeki olumsuz havayı, negatif enerjiyi hemen hissedersiniz. Hele denizlerin huzurlu koynunda uzun süre geçirmiş denizcilerin ruh antenleri havadaki en küçük olumsuzluğa karşı bile son derece duyarlıdır.
GÖKOVA YELKEN KULÜBÜ
Halûk Karamanoğlu sonunda amacına ulaştı. Hayalindeki kulübü kurdu. Hem de dünyanın en güzel körfezi Gökova'nın cennet koylarından biri olan Karacasöğüt Koyu'nda. Ancak bu kulübün kurulması hiç de kolay olmadı. Halûk'un bir sürü anlamsız zorluğun üstesinden nasıl geldiğine, bu arada neler çektiğine yakın çevresi uzun süre şahit oldu. Ancak onun neler çektiğini herhalde tam anlamıyla, “bir kendisi bir de Allah” bilir.
Geçtiğimiz yaz Uzaklar II ile Gökova Yelken Kulübü'nün önüne geldik. Kulübün iskelesinin güneyindeki tonozlara baştan kıçtan bağlandık. Hemen yanımızda efsane tekne Kısmet salınıyor. O da aynı şekilde tonozlamış. Kısmet'i her görüşümde aynı şeyi düşünürüm; hiçbir tekne böylesine ışık saçamaz. Gökyüzünün ve okyanusların nuru ile yoğrulmuş gövdesinden cömertçe yansıttığı ışıklarla, sanki bize bir şeyler söylemeye çalışıyor. Kim bilir, O belki de sadece bir tekne değil, hayal âlemine giden yolu gösteren bir deniz feneri aynı zamanda. Havuzluğunda Sadun Boro oturmuş, el sallıyordu. Onu her görüşümde bir arkadaşımın söyledikleri aklıma gelir; “Biz Barbaros'un torunları olduğumuz kadar, Sadun Boro'nun çocuklarıyız da!” Sadun ağabey ile buraya geliş amaçlarımız aynı. O torunu Dilara'yı, ben kızım Deniz'i optimist kursuna getirdik. Kısmet iki haftadan beri buradaymış. Sadun ağabey her sabah Dilara'yı iskeleye çıkarıp hocalarına teslim ediyor. Akşam botla gidip geri getiriyor. Birkaç gün sonra onların kursu bitti, Deniz'in katılacağı dönem başladı. Bu dönem de üç hafta sürecek. Kurs süresince biz de Deniz ile teknede kalacağız.
GÖKOVA'DAKİ ŞANSLI YELKENCİLER
Sabah nerdeyse şafakla kalkıyoruz. Deniz'i botla karaya çıkarıyorum. İlk günler çocukcağız biraz da haklı olarak söyleniyordu: “Yaa baba… Bütün sene servisi kaçırmamak için zaten sabahın köründe kalkıyorum, bari tatilde biraz uyusam…” Ancak birkaç gün sonra bu düzene de alıştı, hatta sabahları arkadaşlarıyla buluşacağı için artık sabırsızlanıyor bile. Çocuklar sabah sporu ve birkaç kilometrelik yürüyüşten sonra kahvaltıya oturuyorlar. Arkasından dershanedeki teorik dersler ve arkasından tekneleri donatıp denize çıkış… Hâluk'un oğlu ve kızı, Derin ve Deniz Karamanoğlu her an çocuklarla beraber. Bazen ben de teknenin botuyla gidip antremanı izliyorum. Çocukları iki ayrı antrenör çalıştırıyor. Feridun Çatıkkaş ve Ezel İlhan. Ben Galatasaray ve Fenerbahçe kulüplerinin kürek ve yelken takımlarında spor yaptım. Her iki kulüpte de çok değerli hocalarımız vardı. Fenerbahçe'deyken İstanbul şampiyonu, Türkiye ikincisi oldum. Orada iyi bir hocanın nasıl olması gerektiğine bizzat şahit oluyorduk. Bir gün nasılsa, karaya çekilmiş bir teknenin küpeştesine oturmuşum. Halbuki hepimiz biliyorduk ki karadaki bir teknenin üzerine kesinlikle oturulmaz. Hocamız beni gördü. Ceza olarak bir hafta meydancılık verdi; yani çekilen teknelerin bakımı, yıkanması, malzemelerin taşınması, ortalığın toplanıp temizlenmesi bir hafta boyunca benim vazifem oldu. Bu süre zarfında denize çıkamadım, tuvaletlerin temizliğine kadar her türlü zahmetli işi görmek zorunda kaldım. Ama çok iyi hatırlıyorum ki, bu ağır işlerin altındayken bir gün bile içimden hocalarıma kızmadım. Çünkü onların bizi ne kadar çok sevdiğini biliyorduk. Feridun ile Ezel'i izlerken Deniz ve arkadaşlarının da hocalarını sevdiğini fark ettim. Onların adına sevindim ve ne kadar şanslı olduklarını düşündüm. Çünkü biz bir sezon da bilgili ama çocuk ruhundan anlamayan, sevgisiz bir hocayla çalışmıştık. Ne yazık ki zamanla bu tip antrenörlerin sayısı arttı. Bazı kulüplerde bunlara artık sıkça rastlanıyor. Böyle bir hocanın eline düşen küçük bir çocuğun deniz ve spor hayatı ne yazık ki daha başlamadan bitiyor. Çocukların duyguları çok güçlüdür. İç dünyaları henüz saf ve temizdir. Bu yüzden kendileriyle ilgilenen birinin samimi olup olmadığını hemen anlarlar. Küçük bir çocuk karşısındaki yetişkinin kendisini gerçekten sevip sevmediğini çabucak sezer.
YEŞİL SEVGİSİ
Deniz gündüzleri kurstayken ben de teknede ufak tefek tamiratla vakit geçiriyordum. Arada etrafı seyrediyorum. Gökova Yelken Kulübü'nün önünde demirleyen bir teknedekilerin ilk dikkatini çeken, içerdeki tesislerin denizden hiçbir şekilde fark edilmemesi olur. Çam ve zeytin ağaçlarının arasından sadece, iki katlı taş bir binanın kırmızı kiremitli çatısının bir kısmı gözükür. Sahil bandına hiç ellenmemiş olması bu yöredeki çarpık yapılaşmayı bilen birinin hemen dikkatini çeker. Kendi haline bırakılmış kamışlar, yabani çalılar, bitkiler serbestçe yayıldıkları sahili el değmemiş ıssız bir koy görüntüsü verir. Civardaki birçok koyun insanın içini acıtan görüntülerinden çok şükür ki burada eser yoktur. Halûk Karamanoğlu'nun doğa sevgisini kendisini yakından tanıyanlar iyi bilir. Bu sevgi sayesindedir ki Halûk'un aklına sahili bu yabani bitkilerden temizledikten (!) sonra renkli taşlarla, mermerlerle kaplayıp, rahatça denize girmeye, üzerine masa sandalye koyup oturmaya uygun hale getirmek gelmemiştir! Kulübün yazlık lokantası denize birkaç adım olmasına rağmen, önündeki zeytin yüzünden sınırlı bir deniz manzarasına sahiptir. Gene bu sevgi sayesinde Halûk ağaçları sökmeyi, ya da hiç olmazsa dallarını kesip yemek yiyenlere daha geniş bir deniz manzarası sunmayı düşünememiştir! Deniz'in kursu bitince birkaç gün de civardaki koyları dolaşmak üzere tonoz halatlarımızı topladık. Boruyla kulübü selamlayıp koydan çıkarken düşündüm; bu kadar eşsiz bir doğanın içinde yer alan bir yelken kulübüne dünyada bile az rastlanır. Eminim ki burada yetişen çocukların içinden dünya denizlerine yelken basacak nice denizci çıkacak. Ve hepimiz bundan gurur duyacağız. |
|
|