Ana Sayfa arrow Önceki Sayılar arrow Ocak 2007 Sayı:2 arrow Deniz Sadece Manzara mı?
Deniz Sadece Manzara mı?
Yazar Aysu PEKSAĞ   
    Yine buradayım, yine cennetteyim, bazen cennet gerçekten sadece ruhlar içindir dedirtiyor bana Karacasöğüt'ün bu zümrüt coğrafyası. Öyle ki, aslında buradayım dediğim yerin Karacasöğüt ile alakası yok. Ancak Karacasöğüt'ü düşünüp, Karacasöğüt için yazarken, ruhum cennete kavuştu bile.
    Aslında Türkiye'nin Karacasöğüt gibi nice güzelliği barındıran nice koyu var, vardı ya da daha doğru bir söylemle. Yavaş yavaş elimizdekileri yitirmeye başladık. O kadar alıştık sis – pus – gürültüye.     
    Koylarımızı, denizlerimizi ormanlarımızı korumak şöyle dursun, hatırlamıyoruz dahi. Deniz bize, sadece yazın tatil maksatlı yüzülebilecek berraklıkta olması kafi bir mekan, rakı - balık yaparken kafamızı çevirip bakmadan orda olmasını istediğimiz manzaradan ibaret olmaya başladı.
    Elbette, denizi ve denizciliği sevdirmeye gönüllü bir çok insan, bir çok girişim, ve oldukça umut verici bir kıpırdanma olmuyor değil günümüzde. Peki yeterli mi?
    'Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili “yarımada”dır' cümlesi sadece ilkokul sıralarında ezberlenmiş bir cümle olmaktan öteye gidemedi, bizler için. Türkiye'nin kıyılarında yaşayan halk için, deniz sadece yazın kordon boyu yürüyüş mekanı, balığın avlandığı yer hala. Hani Türkiye'nin jeopolitik öneminden söz ederiz ya, Türkiye'nin jeopolitik öneminden daha önemli bir avantajını hiç bilmeyiz. Eğer Türkiye denizci bir ülke olabilseydi, halkı denizci olabilseydi neler değişirdi acaba?
    Tüm insanların denizci olabileceğini düşünmüyorum, ancak çoğunluğun deniz kültürüne sahip olduğu bir ülkede, her şeyden önce yardım etmeyi karşılık beklemeden yapan bir halk olurduk. ( evet evet şimdi de trafik kazalarında yardıma hevesliyiz – peki sadece istekli olmak, yardım edebilmek için yeter koşul mudur?) Yardım edebilecek denizci, teknesini, havayı denizi tanır, ne koşullarda, hangi riskleri göze alacağını, hangileri alamayacağını bilir, çünkü; deniz oyun yeri değildir, her zaman bir disiplin, her zaman bir önlem gerektirir. Şimdi bir daha düşünelim, bizler yardım etmek için sistemli hareket edebiliyor muyuz? Küçük yaşlardan, bir sonraki adımı planlama, kendini ve içinde bulunduğun koşulları tanıma, yapabileceğinin en iyisini, en güvenli şekilde yapabilme alışkanlığı kazanmayan hiçbir kimse, kısa sürede doğru eylemlerle harekete geçemez. Ancak bu alışkanlık ile yetişmiş bireyin, hayatının her aşamasında, işinde, evinde, sosyal ortamda, bunu yerine getirebilmesi çok kolaydır. Çünkü onun yaşamı budur.
    Denizci yetişen birey, denizin her defasında yeni bir şey öğretebileceğini bilir, her zaman bilinçli olması gerektiğini bilir. Hayatta ne çok insan görmüşümdür, ben yapacağımı yaptım unumu eledim eleğimi astım diyen. Hayat bu kadar mıdır? Herkesin yapacakları belirlenmiş midir ki, sınırlar çizeriz? Denizin sınırı yoktur, denizde yol da yoktur, kendi yolunu çizen insanlarındır deniz sadece. Her seferinde yeniye açıktır, denemeye açıktır, onun tek tutuculuğu, emniyettir, önlemdir, hayatının bağlı olduğu şeylerin değerini bilmektir, korumaktır, kısacası disiplindir. Böyle vasıflara sahip bir bireyin vatanını elinden alabilir misiniz? Onun vatanı denizdir, denizi bilmeyen onun sahasında kalıcı olamaz, yaşayamaz. Ama denizci denizini paylaşmasını bilir, ürününü paylaşmasını bilir, limanını paylaşmasını bilir.
Kendisini tanıması gerekir, yeri geldiğinde kendisini dinlemesi gerekecek ve durmasını bilecek yada neleri göğüsleyebileceğini bilecektir. Kendisini tanıyan insan, daha az hata yapar hayatında. Çünkü gerek doğa gerekse hayat koşulları, aynıdır. Doğaya karşı gelemeyeceğini, doğayı öğrenmesi gerektiğini, hataların ve başarısızlıkların bilgisizlikten geleceğini bilir. Hayata  da böyle bakan kişi için, mücadele yaşamın bir parçasıdır, bağlarını kendi atacak, gemisini kendi kurtaracaktır. Belki de başkasının gemisini de, çünkü sorumluluk bilinci ile bir kulağı her zaman telsizinde, gözü ufuktadır. İnsanın kıymetini de işte buradan bilir, paylaşmanın, paylaşacak birilerine sahip olmanın, insana, insan sesine hasret olmanın ne demek olduğunu bildiğinden, insanın değerini bilir.
Şimdi böyle bir insan, böyle insanlardan oluşmuş toplum, bu toplumun yaptığı işler, bu işlerin sonuçları size ne ifade ediyor? İlk yelkenliyi kullananlardan bu güne, denizciliği gelişmiş ülkeleri düşünün, ülkelerin kendileri de kültürler tanımış, kültürünü taşımış, ticareti geliştirmiş hatta öyle ki o ülkelerden birinin üstünde hiç güneş batmamış o dönemlerde. Çevresi bilinmeyenle çevrili, hakim olunamayan bir güç başkalarının eline geçtiğinde sırtımızı denize dönüp, daha ne kadar deniz aşırı işler yapabiliriz ki? Gelin denizi sevelim, denize yüzümüzü dönelim, denizin bizi eğitmesine izin verelim artık. Denizin manzara olmadığını kavramanın zamanı gelmedi mi?
 
< Önceki   Sonraki >
Gökova Yelken Kulübü © 2006 | Hosting MarkaHosting | Tasarım 3DGrafik