|
Yıl 1962. Küçük Bebek'te Sandalcı Kibar Ali ile konuşuyoruz.
- Yelken açılır mı bununla?
- Açılır ya, neden açılmasın!
- Açılır da, gider mi?
- Sanki önceleri motor mı vardı? Neyle gidiyordu onca tekne!..
- Nasıl yapacağız o zaman?
- Sen, bir serenle, direk al Tahtakale'den, bende eski bir latin yelken olacaktı. Onu getirir icabına bakarız....
Yelken maceram yukarda bir bölümünü verdiğim bu konuşma ile başladı...
Ben kendime göre sormakta haklıydım. O da verdiği cevaplarda...
Ben yelkeni hiç bilmiyor olmama karşın, akıntının deli gibi aktığı Boğaz gibi bir yerde o kaba sandalın istediği yere gidebileceğine pek inanamıyordum. O ise “her deniz vasıtası kaba sandal da olsa yelkenle yürür” prensibini savunuyordu.
Aslında deniz maceram bir yıl önce kiralıktan kendi sandalıma geçişle başlamıştı. Küçük Bebekli Rıza Kaptan'dan 375 liraya 5.5 metre bir sandal almıştık müzisyen arkadaşlarımla. Adını da Trio Çıgan koymuştuk grubumuzla eş. Gaskonyalı Toma ile çalışıyorduk...
Tekne ortaklarım Kemancı Tekin Tekman'la Gitarcı Muammer Gül kısa sürede sıkılıp çekildiler. Onların hisselerini de ben aldım.
Daha sonraları sadece kürekle gezmek, akşamüzeri çapari yapmak yetmez oldu. Özellikle de hemen her akşam üzeri çocukları ile yelkene çıkan Doktor Vedat beyin yelkenlisini izlemeye başladıktan sonra...
Bu konuşmadan sonra Ali ağabeyin söylediği gibi Tahtakale'ye gidip bir serenle direk aldım. Dolmuşla Bebek'e getirmem biraz maceralı oldu ama otomobilin altına bağlayıp hallettik.
Ve en sonunda beklediğim an geldi. Kürekle biraz açığa çıktım ve Kibar Ali'nin evinden getirdiği yamalı, bazı yerleri küf karası olmuş yelkeni direğe bastım...
Sandalım yürümeye başladı. İnanılır gibi değil nasıl da gidiyordu... Sonra dönmeye çalıştım. Olmadı, tekne bir türlü kafasını rüzgar üstüne çevirmedi. Döner gibi yapıp bir süre çakıldı kaldı, sonra tekrar eski istikametine yönelmeye başladı. Bunun “köre düşmek” demek olduğunu aradan çok uzun yıllar geçtikten sonra öğrenecektim...
Bütün bunları neden anlatıyorum onu söyleyeyim. O gün orada, benim şartlarımda bana yelken öğretecek kimse yoktu da onun için bütün bunları yaşamak zorunda kalmıştım...
Yok canım Bebek'te yelkenci yoktu demek istemiyorum. Sadece benim tanıdığım, yanına yaklaşabileceğim bir yelkenci yoktu yol gösterecek. Aslında 'benim kapısından girebileceğim bir yelken kulübü yoktu' demek, daha doğru olur sanırım...
Şunu çok samimi söylüyorum. Eğer o gün bana yelken öğretebilecek bir kulüp bulabilseydim yemin ediyorum kapısında yatardım...
Bazen 'eski nesil mi daha şanslıydı, yoksa yeni nesil mi?' tartışmaları oluyor ya, kimse işin bu kısmını görmek istemiyor. Malum kötü şeyler çabuk unutuluyor. Unutmak insanın doğasında var...
Şimdi sadede gelelim. Bütün bunları neden anlattım.
Öyle veya böyle ben sıradan bir bireyim. Yelkene gönül vermiş ama her şeyi deneme yanılma metoduyla, denizden sopa yiyerek öğrenmiş bir deniz sevdalısı...
Bundan tam beş yıl önce Naviga'yı çıkarmaya başladığımız ilk günlerde Gökova Yelken Kulübü'ne gelmiştim. Kulübü gezerken aklıma kaç kez Küçük Bebek günleri geldi bilmiyorum. “Bu tesis, bu kulüp”, daha da samimi söyleyeyim “bu yuva, insanlarımız için ne nimet” diye düşündüm. Üstelik aradan çok geçmeden kazanılan madalyaların, kupaların haberleri de gelmeye başladı Gökova'dan...
Sporda derece ile gelen başarılar çok önemli ama benim için kulüplerin en önemli fonksiyonu denize insan kazandırmaları. 'Denize insan kazandırma' derken yaşam kalitesini denizle bütünleşerek arttıran, onu seven, ondan faydalanan gençler yetiştirilmesini kastediyorum. Aslında denize kazandırılan her fert, ülkeye kazandırılan çevreye duyarlı, doğaya aşık bireyler demek...
Bir sihir olsaydı ve ufacık bir çocuk olarak Karacasöğüt'te yelkene en başından ve doğru yoldan öğrenerek başlayabilseydim inanın çok mutlu olurdum...
Bu nedenle de diyorum ki, “Ne mutlu bu imkanı yaşayabilenlere, yaşatanlara”... |