|
Cumhuriyet tarihimizin yaşayan en eski, “kurt” denizcisi,
Prof. Dr. Süleyman Dırvana ile bir sohbet.
Prof. Dr. Süleyman Dırvana, 1915 doğumludur. Meşhur bir Osmanlı Ailesi olan Kıbrıslılar'dan gelmektedir. Türk yelken dünyasının yaşayan en önemli şahsiyetlerinden biridir. Yelken sporunun daha ne olduğunun bilinmediği bir dönemde bu spora gönül veren bir denizcimizdir. "Seddülbahir" isimli 7.50 m boyundaki yelkenli teknesiyle yıllar yılı kıyılarımızda seyir yapmıştır. Yelkenciliğinin yanısıra Süleyman bey başarılı bir cerrahtır. Sevgili eşi, Zeynep Hanım'la birlikte Bozburun'da kendi elleri ile büyük zorluklara göğüs gererek yaptıkları evlerinde yaşamaktadırlar. Evlerine halen yol olmayıp Bozburun 'a deniz yolu ile gitmektedirler. Evlerinin önünde keza gene kendilerinin meydana getirdikleri mini mendireğin içinde SEDDÜLBAHİR yaşar. Süleyman Dırvana'yı beş yıl önce tanıma fırsatını yakalamış ve böylesine asil bir insanı tanımaktan şeref duymuştum. Bu kez bir söyleşi için ricamızı kırmadı ve bizi kabul ederek kendisiyle tadı damağımızda kalan bir sohbet gerçekleştirdik. Sizler için de ilginç olacağını düşündüğümüz bu sohbetin bir bölümünü burada aktarmaya çalışacağım.
Haluk Karamanoğlu
Hocam, siz çok daha iyi bilirsiniz ki, biz, doğaya, denize arkasını dönmüş bir milletiz. Bunu değiştirmek için bir avuç insan çabalıyor ve siz de bunun en iyi örneğisiniz. Gençlerimize bu konuda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz? Onlara vermek istediğiniz mesajlar var mı?
Ne bulurlarsa okusunlar! Çünkü her kitaptan öğrenebilecek bir şeyler var... Mesela dünya turunu ilk defa tek başına yapan meşhur denizci Joshua Slochum, kitabında anlatıyor. Adam yüzme bile bilmezmiş! Fırtına olunca, yatar uyurmuş. Arkadaşları onunla dalga geçmek için kapısının önüne hurda bir tekne getiriyorlar. Yaş günü hediyesi niyetine! Slochum hiç bozuntuya vermeden, tekneyi kendisi adam etmiş ve “Spray”adını koyduğu teknesi ile de dünya seyahatini tek başına gerçekleştirmiş. Sene 1898.
Sizce Slochum'un kitabını okuyanlar cesaretlenir mi yoksa korkarlar mı?
Benim tavsiyem denizden kimse korkmasın. Deniz dostumuzdur. Haydar adında Bir arkadaşımın “Deniz her zaman dostumuz ama o dostluğu kullanmayı bilmeyenin en azılı düşmanı olur” diye çok sevdiğim bir lafı vardır.Gençler denizden korkmadan denize açılsınlar. Benim yaptığım bazı delilikler olmuştur. Onlar gibilerini tavsiye etmem.
Her denizcide biraz delilik yok mudur sizce? Sizin yapmasınlar dediğinizden birkaç örnek verebilir misiniz?
Mesela fıta ile ben İstanbul'dan yatağımı yorganımı yükleyip Seddülbahir'e askere teslim olmaya gitmiştim. Beni vatani görevimi yapmaya giderken kendimi tehlikeye attım diye hapise attılardı.
Bir başka sefer yanıma da bir üsteğmen alaraktan askerlik iznim sırasında benim fıta ileönce İmroz Adası'na, oradan Bozcaada'ya, Bozcaada'dan da bir motorun peşine bağlayaraktan poyraza karşı birliğime gelmiştim. Fıta ile, kürek ve aynı zamanda yelken de kullanırdık. Yelkenle havasını buldun mu kotraları geçerdin. Orsasına gelince..volta volta…... salması yok ki! Ama pupasına ve apazına harika giderdik. Dalgalı havada baş dalmaya başlardı. Süratlenince pupasına giderken bile baştan böyle hafif hafif sular girmeye başlardı. Tehlikeli bir durum. İşte bu biraz delilik!
Birliğimize varınca hemen bir nefer geldi. “Sizi almaya geldim, merkezden bekliyorlar” dedi.! Bu sefer benim fıtayı hapise attılar! Bana ihtiyaçları vardı Merkez, Kilit Bahir'di. Ben Seddülbahir'de doktordum.2000 askerim vardı. Hatta devecilerim bile vardı. Seddülbahir'de kalede deve ahırları vardı. Çünkü eskiden yelkenli tekneler Ege'den ancak oraya kadar gelebilirlerdi. Motorları olmadığından yelkenle Çanakkale Boğazı'nı geçemezlerdi. Yüklerini Seddülbahir'e boşaltırlardı. Mallar oradan deve ile İstanbul'a taşınırdı.
Sizin zamanınızda herşey ne kadar farklıymış. O zamanlar yelken bulmak bile Allah bilir mümkün değildi. O imkansızlıklar içerisinde nasıl yelken yapıyordunuz?
O da apayrı bir hikaye... Daha o zaman dakron yoktu. Giderdik Mahmut Paşa'dan Amerikan bezi alırdık. Kandilli'den, Cornelia isimli bir Rum kadın çağırırdık dikişi için. Annemin Singer marka dikiş makinasını kullanırdık. Babamın yalıdaki kütüphanesi büyüktü. Oraya girerdik ve ben yere tebeşirle yelken çizerdim. Onu biçerdik .Corneliaya da dikerdi. Cornelia sıkılmasın diye de ağabeyim Selim'in getirdiği Mozart'ın Don Joanni plaklarını çalardım devamlı.Ve uzuuun seneler o yelkenleri kullandım. Yarışları da kazanırdım o yelkenlerle. Yelkenler çürümesin diye ağ boyaları ile boyardım. Ardıç katranınla büyük kazanlarda boyanırdı yelkenler. Daha sonraları arap camiinin altında bir yelkenci vardı, sarhoş Mahmut. Kendi çizdiğim yelkenlerimi ona yaptırmıştım. Deniz ve yelken üzerine yazılmış bulduğum bütün kitapları okuyordum.
Seddülbahir ile yaptığınız gezilerden birkaç hatıranızı anlatır mısınız?
Babamın kütüphanesindeki Balkan haritası ile Ayvalığa gittim. O zamanlar deniz haritası bulmak nerde. Ne ettim ben de? Ayvalık'a gitmeye kalktım.!. .Seddülbahir'de, Çanakkale'den geçerken Kilit Bahır'de bir arkadaşım vardı. Ona uğrayayım dedim. Çanakkale'den döndüm. Kilit Bahir'e giderken arkamdan düdükler…. ve hücum botlardan bir tanesi “Dur dur ne kaçıyorsun?” diye bağırdı. “Yahu kaçmıyorum arkadaşıma gidiyorum”dedim. “Dur indir yelkenleri” dediler. Ben de faça yelken yaptım. Adamlar geldiler rüzgar üstüne yanaştılar. Bir adam çantasını aldı. Koltuğunun altında vardavelaya tutundu. Ayağını küpeşteye atmasıyla, Allah tarafından bir sağanak geldi, tekne yattı. Adam kalktı dama kadar yükseldi. Ve bana “Yapma, yapma” demeye başladı. “ Ben bir şey yapmıyorum, korkma düzelecek” dedim. Düzelince indi adam, geldi. Teknenin liman çıkış kağıtlarını sordu. Bende kağıt falan yok ki, geziyorum. O zamanlar en ufak limana uğradınız mı bile hababam yazılar, kağıtlar uğraşılırdı. Çok sonradan benim bir arkadaşım, bir deniz subayı uğraştı ve bu formaliteleri yok etti. Şimdi Çanakkale den ok gibi geçin. Kimseye sorgu sual yoktur.
Sonra ne oldu Sahil Güvenlik?
Evet , Sahil Güvelik beni bıraktı. Ben yoluma devam ettim. Ondan sonra Kumkale önlerinde, sahilden “cav cav cav” vurmaya başladı askerler. Silahla bana ateş açmaya başladılar! Ben hemen kendimi aşağıya attım ve “Türk bayrağını görmüyor musunuz ?” diye bağırmaya başladım. İlla ki oldukları yere çağırıyorlar beni ama orası sığlık. Sonunda mecburen gittim yanlarına. Denizler gür gür çatlıyor. O çatlakların arasında demir attım. Allah'tan güzel bir demirim vardı. Karadeniz de Amerikan Donanması'nın batığından denizciler çıkarmıştı. 3 tane Danforth. .Demir tuttu ve zincir de kopmadı. Ama tekne dövüne dövüne bir hal oldu. Baştan zincirin bağlı olduğu koçboynuzu kopacak diye korktum. Çıktım kıyıya. Kağıtlarımın nerede olduğunu sordular. Kağıtlar teknede.tabii ki eksik sahil sıhhiye filan hak getire! İlla ki git getir diye ısrar edince, mecburen yüzerek tekneye geldim ve kağıtları alıp,naylona sardım getirdim. Asker: "kumandan uyuyor arayamam" dedi. "İyi o zaman ben de uyurum" deyip kuma yattım. Asker üniformanın içinde başladı terlemeye. Baktı olacak gibi değil gitti .geri geldi kumandan, Allah'tan “Bırakın, gitsin” demiş de, yoluma devam edebildim. Oradan aşağıya Baba Kalesi'ne döndüm. Daha mendirek tam yapılmamıştı o zamanlar. Sadece çok ufacık bir mendirek vardı. Oradan içeri girdim ve demirledim. Güzel bir lokanta vardı yukarıda. Lokantaya girdim. “Hastamız var, bakar mısın?” dediler. Gittim, baktım ki bacağı kangren. Hem de çok ilerlemiş. Yukarıdan kesilmesi gerek başka çaresi yok. “Ben şimdi Ayvalık'a gidiyorum. Dönüşte şuraya gel beni bul” dedim. Gelmedi. Ölmüş gitmiş zavallı anlaşılan.
Ayvalık'a geçtim. Dipte “Çamlık” diye bir lokanta vardır. Önünde bir sığlık uzanır. O sığlığı dolaştım ve lokantanın önüne demirledim orada bir hafta kaldım. Güzel yemekler yedim, ahbaplarla tanıştım. 1 hafta nasıl geçti anlamadım. Tam dönmeye niyet ettim. Birisi gelip liman başkanlığından çağırdıklarını söyledi. Ben de liman başkanına gittim. “Hoş geldiniz ama gelirken bana uğramadınız” dedi. “Ama çok geceydi sonra da gezintilerim oldu gelemedim kusura bakmayın” dedim. Liman evraklarım eksik ya, Adam beni sorgulamaya başladı. Sıkıştırdıkça zevkten salyası akıyor. “Yedekleriniz bir bir inecek. 1 hafta sonra buraya Erzurum vapuru gelecek. Teknenin altından halatlar geçireceğim ve tekneniz güverteye alınacak. Direkler de üstüne bağlanacak. Öyle dönersiniz artık İstanbul'a” Dehşete düştüm.“Ne diiiyorsunuz?” dedim ben. Hemen yeni ahbaplarımdam Ali Kazas'a gidip, durumu anlattım. Meşhur bir aile. Babası da oranın ekabiri. Allah razı olsun gitti liman başkanına da ne söylediyse söyledi ve bana müsaade çıktı. O dar boğazdan zırt diye çıktık kurtulduk. Yani o zamanlarda öyle tekneyle bizim kıyılarda bile dolaşmak çok zordu anlayacağınız. Bu hikayeler bitmez ki!
Ne güzel anlattınız hepsini, masal gibi. Şu anda herşeyin ne kadar daha rahat olduğunu farkına vardık ama bir yandan da aynı zihniyet devam ediyor gibi. Mesela İstanbul Belediyesi Marmara Yelken Kulübü'nü geçen sene yıktı. Bütün kulüplerin ortak derdi yer sorunu zaten. Hepsi de yerlerinden yurtlarından oluyorlar. Devlet de, “Bu adamlar spora hizmet ediyor. Türk çocuklarını yelkenci olarak yetiştiriyor, denize alıştırıyor” demiyor. Umuyoruz bu zihniyet değişecek. Yelkenin ve her türlü sporun gelecek nesillerin sağlıklı, başarılı olması için ne kadar büyük önem taşıdığı fazla geç olmadan anlaşılacak. Bizler bu konuda üstümüze düşeni yapmaya çalışıyoruz ve yapmaya devam da edeceğiz. Bize zaman ayırdığınız için ve bu güzel anıları paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Değerli okurlar, Dırvana hocanın anlattığı gerçek hikayelerin hepsini burada anlatmaya kalkarsam en az bu yazıyı dörde katlamam gerekir. Sizlere hocanın kendi ağzından kendi uslubu ile daha cok mesaj niteliğinde olanlarını aktardım. Bu söyleşiyi yaptığım zaman kendileri tam 92 yaşında idi. Daha nice sağlıklı yıllar diliyorum. |